Deyimler

Toplam 11,193 deyim bulundu. Alfabetik sıraya göre listeleniyor.

taşın altına elini koymak

elini taşın altına koymak.

115

taşlar yerine oturmak

1) her şey yerli yerinde olmak; 2) her makama, işin veya görevin gereklerine uygun kişi yerleşmek.

103

taşralı kalmak

bir kimse taşrada edindiği görgü, örf ve âdetleri bırakmamak: 'Şehirli görünmek gururu kasaba kızının İstanbul'dan aldığı ilk kötü huy oldu; birkaç hafta geçince babasıyla anasının yeni hayata kendisi gibi uyamayacaklarını, taşralı kalacaklarını anlayınca hırçınlaştı.' -R. H. Karay.

102

tat almak

bir şeyden hoşlanmak, zevk almak: 'Kelimenin de tadını alır, kafiyenin de.' -Y. Z. Ortaç.

107

tat kazanmak

belli bir tada kavuşmak, olgunlaşmak, tatlanmak.

101

tat vermek

1) acı, tatlı, ekşi vb. bir tat kazandırmak; 2) mec. hoşa giden bir duruma sebep olmak; 3) mec. bıktırmak.

106

tatil etmek

1) başka bir güne, zamana erteleyerek çalışmaya ara vermek; 2) okul, iş yeri vb.ni kapatmak, çalışmasına ara vermek: 'O zamana kadar inşaatı tatil edeceksiniz, dediler.' -H. Taner.

97

tatil olmak

kapanmak, ara verilmek.

101

tatil yapmak

1) tatile çıkmak; 2) işe ara verip dinlenmek.

93

tatile girmek

belirli bir süre için çalışmalara ara vermek: Üniversite haziranda tatile girecek.

35

tatlı canından etmek

öldürmek: 'Canımı dişime takmayayım bir kere, adama hiç acımam tatlı canından ederim.' -K. Korcan.

108

tatlı canını sıkmak

gereksiz şeylere üzülmek ve bunları dert edinmek.

37

tatlı yerinde bırakmak (kesmek)

bir işi can sıkıcı bir duruma sokmadan sona erdirmek.

108

tatmin etmek

1) karşısındakinin cinsel isteklerini gidermek; 2) karşısındakine güven vererek onu istenilen bir biçimde hoşnut etmek; 3) mec. doyurmak: 'Mizaç ve karakterleri dışa dönük olanlar kendilerini tatmin eden çevrelere ihtiyaç duyarlar.' -M. Kaplan.

107

tatmin olmak

1) istediği bir şeye ulaşarak hoşnut olmak, rahatlamak, doyurulmak; 2) cinsel isteklerini gidermek; 3) mec. doyurucu bulmak.

105

tatsızlık çıkarmak

hoşa gitmeyen, can sıkıcı, gergin bir duruma sebep olmak: 'Çoktandır aramızda tatsızlık çıkardığım yoktu.' -N. Cumalı.

37

tav olmak

1) kanmak: 'Bazen kadınlara çabuk tav olduğunu düşünürüm de işe zarar verir, bilirsin aşırılık.' -E. Işınsu. 2) tam olarak istediği olmasa da kabul etmek.

110

tav vermek

1) gereken ve uygun nemi sağlamak; 2) mec. en uygun duruma getirmek: 'Biraz durdu. Sonra işe az daha tav vermiş olmak için...' -M. Ş. Esendal.

106

tava gelmek

1) toprak sürülecek duruma gelmek; 2) mec. yumuşamak, kanmak, yola gelmek: 'Oğul, anasının tava geldiğini sezmişti.' -O. Kemal.

122

tava getirmek

1) gereği kadar ısıtmak; 2) mec. olayları istenilen duruma getirmek.

37

tavan başına çökmek (yıkılmak)

beklenmeyen bir durum karşısında şaşırıp kalmak: 'Gelmeyecek mi? Neden gelmedi? diye sordukları vakit tavan başıma yıkılıyordu.' -M. Ş. Esendal.

37

tavan yapmak

1) Menkul Kıymetler Borsasında işlem görmekte olan hisse senedinin değeri en üst düzeye ulaşmak; 2) sinir, heyecan vb. en üst düzeye çıkmak.

105

tavana vurmak

tavan yapmak.

107

tavı kaçmak (geçmek)

uygun zamandan yararlanamamak.

34

tavını bulmak

iş vb. için en uygun şartları yakalamak.

41

tavır almak (takınmak)

belli bir durum veya davranış biçimini benimsemek, vaziyet almak: 'Bilgin değilim. Onun için yazılarımda da bilgince tavır takınmaktan çekinirim.' -O. V. Kanık. 'Parçasını söylerken aldığı tavır, insanı gülmekten katıltacak kadar komik.' -R. H. Karay.

46

taviz vermek

ödün vermek: 'Galiplerin yenilen devletlere hiçbir taviz vermeyecekleri hissediliyordu.' -R. N. Güntekin.

36

tavla atmak

tavla oynamak: 'Çoğu tedaviden sonra, bir parti de tavla atardı hastaları ile...' -Y. Z. Ortaç.

109

tavşana kaç, tazıya tut demek

iki tarafı, karşıt olan davalarında kışkırtmak, ikili oynamak.

102